Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Tıp Literatüründen Özetler (İlkbahar 2018)

Prof. Dr. Kaynak Selekler

Tıp Literatüründen Özetler (İlkbahar 2018)

Tıp Literatüründen Özetler (İlkbahar 2018)

Prof. Dr. Kaynak Selekler

“Yaşlanma İle İlgili Olumlu İnançlar Demans Riskini Azaltabiliyor”

ABD’de yapılan bir çalışmaya göre, yaşlanmaya karşı olumlu bir tutum sergileyen yaşlıların, genetik olarak demansa yatkın olsalar bile, bunama geliştirme kötü şansları daha az. Yale Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 60 yaş üstü 4,000’den fazla yetişkinden oluşan bir grup üzerinde çalışarak yaşlanma ile ilgili olumlu inançları olanların yüzde 44’ünün, olumsuz inançlara sahip olanlara göre, demans geliştirme riskinin daha düşük olduğunu saptıyor.
Demansa genetik yatkınlığı olan kişiler arasında risk neredeyse yarı yarıya daha az.

Ortalama yaşı 72 olan 4.765 “demanssız” yetişkin çalışmaya alınıyor. Her iki yılda bir katılımcılara, bilişsel değerlendirme yapılmadan önce, çevreden edindikleri yaşlanmayla ilgili inançları “Yaşlanmaya karşı tutum” ölçeği ile değerlendiriliyor: “Yaşlandıkça kendimi daha çok değersiz hissediyorum” gibi ifadeye şiddetle katılmışsa, yaşlanmayla ilgili daha olumsuz bir inanca sahip olduğunu gösteren bir puan alıyor. Fakat aynı fikirde olmayanlar, yaşlanmanın olumlu bir görünümünü belirten bir puan alıyor.

Demansa genetik olarak yatkın insanlar üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirmek için, örneklemde yer alan insanların yüzde 26’sı, ABD nüfusunun yaklaşık dörtte birini etkileyen, demans için en güçlü risk faktörlerinden biri olan APOE-e4 gen varyantının taşıyıcıları.

Araştırmacılar, genel olarak yaşlanma ile ilgili olumlu inançları olan katılımcıların olumsuz inançlara sahip olanlara kıyasla, demans geliştirme riskinin, dört yıl boyunca, yüzde 43,6 oranında daha düşük olduğunu saptıyor.
APOE-e4 genine sahip olanlar arasında fark daha da belirgin: Geni olup olumlu inançlara sahip olanlarda, olumsuz inançları olanlara göre, demans geliştirme riski % 49,8 daha düşük. Bu, yaşlanmayla ilgili pozitif inançların, demansın en köklü genetik risk faktörlerinden birinin riskini azaltabildiğini gösteriyor.

Araştırmacılara göre, yaşlılık ile ilgili inanışların demans gelişmesine yol açmasının nedeni stres olabilir. Yazarlar, “daha olumlu yaşlılık inançlarına sahip bireylerin daha düşük stres seviyelerine sahip olduğunu bulduk. Aksine daha olumsuz yaş klişelerine sahip olanlar strese karşı daha şiddetli yanıt veriyordu. Bizim düşüncemize göre stres, bu çalışmada gözlemlediğimiz mekanizmanın bir parçası olabilir.” diyor.
Çalışmayı yorumlayanlar ise, daha kesin sonuca varmak için bu konuda daha başka çalışmaların gerekliliğine işaret ediyor.

Olumlu15 Güçlü İnanç
1. Benim hakkımda başkalarının söylediği şey onların problemi, benim değil.
2. Endişelenmeme gerek yok, asıl onlar benim onlar hakkında ne düşündüğümden endişe duyarlar.
3. Ben “kendim” olmak için özgürüm.
4. Hayat mükemmel değil, ama kesinlikle harika.
5. Kötü günler (im) de olabilir
6. Mücadele ettiğimde bile minnettar olmak için çok şeyim var.
7. Her deneyim sadece başka bir önemli derstir.
8. Her şey kalıcı değildir.
9. Yanlış yapmak, doğru olmanın ilk adımıdır.
10 Beni gereksiz frenleyen inançları ve rutinleri değiştirmem lazım.
11.Olumsuz düşüncelerle mutlu olamam, mutluluğa sadece olumlu düşüncelerimle ulaşabilirim.
12. Acıklı/üzücü düşünceler ve yargılar mükemmel mutluluğu engeller.
13. Kaliteli zaman geçireceğim kişileri seçmem önemli.
14. Dünyayı daha mutlu bir yer haline getirebilirim.
15. Hayattaki her şeyin kolay olacağı beklentisi yersizdir.

Kaynaklar:

PLoS One, 2018; 13(2): e0191004.
http://www.abc.net.au/news/health/2018-02-08/dementia-positive-thinking-may-lower-risk/9405588
http://www.marcandangel.com/2014/02/23/15-powerful-beliefs-that-will-free-you-from-negativity/


“Yaşanan Olumsuz Olaylar Beynin Yaşlanmasını Hızlandırabiliyor”

“Neurobiology of Aging” dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, boşanma, aile içinde ölüm, para sıkıntıları ve ciddi sağlık sorunları kişileri strese sokmakla kalmıyor, bu olumsuz yaşam olayları beynin yaşlanmasını da hızlandırabiliyor.
Araştırmacılar, boşanma veya ölüm gibi kötü yaşam olaylarından sonra beyin yaşlanmasını tahmin etmek için yeni bir algoritma kullanıyor.
Çalışmaya ortalama yaşı 62 olan yaklaşık yüzde 88’i beyaz, 1965 ve 1975 yılları arasında orduda görev yapan, yüzde 80’i savaş yaşamamış 350’den fazla gazi erkek alınıyor.
Katılımcılara, bir aile üyesinin veya arkadaşının ölümü, boşanma, ayrılık, başarısızlık, finansal zorluklar ve ciddi tıbbi acil durumları içeren olumsuz “kader yaşam olayları” hakkında sorular soruluyor ve beş yıl arayla iki kez sorular yanıtlanıyor.

Sosyoekonomik durumlarını belirlemek için belirli yaşam tarzı alışkanlıkları soruşturuluyor. Ayrıca hafıza problemlerini aramak ve daha yüksek Alzheimer hastalığı riskini gösteren bir geni test etmek için tarama yapılıyor.

Son olarak, katılımcıların hepsinin beyin MR’ları yapılıyor. Araştırmacılar daha sonra tahmin edilen beyin yaşını hesaplamak için tüm bu bilgileri algoritmalarına giriyorlar. Algoritma aynı zamanda artan yaşlanmaya bağlanan kalp hastalığı riski, alkol kullanımı, sosyoekonomik durum ve etnisite gibi faktörler için de kontrol ediliyor.

Sonuçta, negatif yaşam olaylarının her birinin, bir yılın üçte biri kadar beyin yaşlanmasını hızlandırdığı saptanıyor. İki ciddi probleme sahip olanlarda tahmin edilen beyin yaşlanmasının hızlanma süresi 8 ay oluyor.

Çoğu insanın yaşamlarında bir noktada yaşadığı bu olayların beynin yaşlanmasını nasıl hızlandırdığının sebebi bilinmiyor.

Araştırmacılar, diğer araştırmaların stresli yaşam olaylarının telomerlerin kısalmasını hızlandırabileceğini gösterdiğini söylüyor. Telomerler kromozomlarda, DNA ipliklerinin ucunda bulunan ve onları hasardan koruyan kapaklardır. Telomerler yaşlanma ile kısalır ve bu kısalma ölümle sonlanır.

Bir yorumcu stresli yaşam olaylarının yaşlanmayı arttıran enflamasyonu çoğaltabileceğini fakat yaşlanmaya neden olan olayın enflamasyon olmadığını, kişinin buna cevabının olabileceğini söylüyor. “İnsanlar stresli yaşam olaylarına olumsuz tepki verdiğinde, genellikle iyi beslenmez veya iyi uyumazlar ve bu da beyinde olumsuz bir etkiye neden olabilir.”
Çalışmanın baş araştırmacısı “bu çalışma sadece erkeklerde yapılmasına rağmen, kadınların ve farklı ırkların insanlarının “benzer biyolojik yaşlanma” deneyimleyeceğini” söylüyor. Yorumcu ise, “ kadınlar veya farklı bir ırktan insanlar gibi başka grupların farklı sonuçlar doğuracağını düşünmek için hiçbir neden yok. Fakat diğer kültürlerden insanlar bu stresli olaylardan bazılarına farklı tepki verebilir, örneğin bazı kültürler boşanmayı daha fazla tabu olarak görebilir” diyor.
Peki sağlıklı bir yaşam tarzı yaşayan kişilerin durumu nasıl? Stressiz yaşamak mümkün mü? Araştırmacılar “bu olayların herkesi etkileyebileceğini fakat doğru beslenme ve alkol tüketimini sağlıklı seviyelere indiren insanların hızlandırılmış beyin yaşlanmasının riskini ve bu olayların etkisini azaltabileceğini” söylüyor.

İnsanların psikolojik dayanıklılıklarını desteklemelerine yardım etmek, “stresli durumlara yapıcı bir şekilde uyum sağlama” becerilerini artırabilir. Stresli bir yaşam olayı yaşanıyorsa fiziksel ve zihinsel sağlığa ve özellikle alkol tüketimine dikkat etmek gerekir. Aşırı alkol tüketimi daha hızlı yaşlanmaya katkıda bulunabilir.

Kaynaklar:

March 8, 2018, Neurobiology of Aging, online
http://womenshealthblog.org/tough-times-can-leave-their-mark-on-the-older-brain/


“Son 20 Yılda Kalp Krizi ve Felç Riskleri Azaldı”

Son 20 yıllık dönemde yaşlı Amerikalılarda kalp krizi ve felç riskleri önemli ölçüde azaldı.

Güney Kaliforniya Üniversitesi araştırma ekibi 40 yaşın üzerindeki yetişkinler için 1990 ile 2010 yılları arasındaki ulusal verileri analiz ediyor. Çalışılan kalp risk faktörleri arasında tansiyon, vücut kitle indeksi (BMI), kolesterol, trigliserit ve kan şekeri var.

Sonuçlara göre, kadın ve erkeklerde ortalama kardiyovasküler risk faktörü sayısının azaldığı saptanıyor. En fazla iyileşmenin 60’lı yaşlarda görüldüğü bildiriliyor. Yararların her iki cinste de görüldüğü kaydediliyor.

Ancak, erkekler 20 yıl boyunca sürekli olarak iyileşirken, kadınlar için iyileştirmeler 2000 ve 2010 yılları arasında oluyor. 40 ila 60 yaşlarındaki kadınlar arasında kalp riskleri 1990 ile 2000 arasında artıyor fakat 2010 yılına kadar düşüyor.

Çalışmada yer almayan bir otör, “bu çalışmada bildirilen risk faktörlerinin azaltılmasına ek olarak, aynı zaman diliminde kalp krizlerinde ve inmelerde de önemli bir düşüş olduğunu gördük. Kalp krizi ve felçlerdeki düşüşe katkıda bulunan pek çok faktör var. Bununla birlikte, temel olarak, statin gibi ilaçlarla kolesterolü düşürmeye yönelik saldırgan yaklaşımımızı krediliyorum” diyor.

Güney Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarına göre muhtemel neden, kolesterol ve kan basıncını kontrol etmek için ilaçların daha fazla kullanılması ve sigara içilmesinin azalması.

Araştırmacılar, her iki cinsiyetin de kolesterol ilaçlarından yararlandığını bildiriyor. “Kolesterol düzeyleri kontrol altında olan erkeklerin yüzdesi yaklaşık % 63’ten % 96′ ya, kadınlar arasında kontrollü kolesterol düzeyleri yüzde 65’ten yüzde 88’e yükseldi” diyor.

Araştırmacılar, “daha fazla iyileştirme yapamayacağımız bir yere ulaştık, çünkü kolesterol ve yüksek tansiyon kontrolünde oldukça iyiyiz. Daha önemli ilerlemeler sağlamak için odaklamanın, sağlıklı bir beslenme ve günlük egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliklerine kayması gerektiğini” belirtiyor.

Kaynaklar:

Aging Clinical and Experimental Researchpp 1–9| First Online: 22 March 2018
https://consumer.healthday.com/cardiovascular-health-information-20/misc-stroke-related-heart-news-360/key-heart-risks-decline-for-older-americans-732553.html


“Kalp Damar Sisteminin Orta Yaşlarda Sağlam Olması Demansı Geciktirebiliyor”

Orta yaşlarda kalp damar sisteminin daha sağlıklı olması ileri yaşlarda bunama riskini azaltıyor.

38-60 yaşlarındaki yaklaşık 200 İsveç’li kadına, maksimal efor kapasitesine dayanan kalp-damar (kardiyovasküler) kondüsyonunu ölçen bir bisiklet testi uygulanıyor. Bireyler daha sonra ortalama 29 yıl izleniyor. Bu süre boyunca objektif nöropsikiyatrik değerlendirmeleri yapılıyor ve %23’nde demans saptanıyor (ortalama yaş:80)

Sonuçta, başlangıçta yüksek kondisyonu olan kadınlarda, orta düzeyde kardiyovasküler sağlığı olanlara göre, demans riskinin % 88 daha düşük olduğu saptanıyor. Bu kişilerde demans gelişimi yaklaşık 11 yıl daha geç ortaya çıkıyor.
Araştırmacılar, orta yaşlarda kardiyovasküler sağlığın yüksek düzeyde olmasının demansın önlenmesi veya geciktirilmesi için koruyucu bir faktör olabileceğini belirtiyor ve bu konuda başka araştırmaların yapılması gerektiğini kaydediyor.

Kaynak:

Hörder H et al. Midlife cardiovascular fitness and dementia: A 44-year longitudinal population study in women. Neurology 2018 Mar 14; [e-pub]. (https://doi.org/10.1212/WNL.0000000000005290)


“Kan Basıncının Kontrolü Demans Riskini Azaltıyor”

“Journal of General Internal Medicine”de yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, yüksek tansiyonu kontrol altına almak yaşlı siyah Amerikalıların demans riskini azaltabiliyor. Araştırmacılar, siyah insanların yüksek tansiyon ve bunama için yüksek risk taşıdıklarını belirtiyor.

Çalışmaya, 65 yaş üstü, demansı olmayan, kan basıncı yüksek 1200’den fazla siyah Amerikalı alınıyor. Hastalar, yüksek tansiyonları için farklı tipte ilaçlar alıyor ve 24 yıla kadar takip ediliyor.

Bu ilaçlar arasında beta blokerler, ACE inhibitörleri, kalsiyum kanal blokerleri ve diüretikler mevcut.

Çalışmanın sonunda araştırmacılar “eğer Afrikalı-Amerikalılar kan basıncını kontrol ederlerse 65 yaşından sonra demans riskinin azaltılabileceğini bulduk. İlaçların kendilerinin değil, kan basıncının azaltılmasının demans riskini azalttığı sonucuna vardık. Tansiyonu kontrol etmek kalp krizi, felç ve böbrek hastalığı riskini azaltır. Bu çalışma her yaşta kan basıncının iyi kontrolünün, tedavisi olmayan demansın önlenmesine katkıda bulunduğunu saptadık” diyor.

Demansın önlenmesi önemlidir. Çünkü zihinsel bozukluk, hafiften ciddi bunamaya kadar ilerlediğinde, bilinen bir tedavisi yoktur.

Kaynak:

https://consumer.healthday.com/cardiovascular-health-information-20/high-blood-pressure-health-news-358/control-blood-pressure-to-keep-dementia-at-bay-study-732800.html


“Uyku Yetersizliği Azheimer Hastalığı İçin Risk Faktörü”

Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS)’ta yayınlanan küçük bir araştırmaya göre, sadece 1 gece uykusuz kalmak, beyinde toksik protein beta-amiloidde ani bir artışa yol açabiliyor.

Akut uyku yoksunluğunun farelerde beyin beta-amiloid seviyelerini yükselttiği bilinirken, uyku yoksunluğunun insan beyninde beta-amiloid birikimi üzerindeki etkisi hakkında daha az şey biliniyor. Bu araştırma, uykunun insan beyninde beta-amiloid temizlenmesinde önemli bir rol oynayabildiğini gösteren ilk çalışmalardan biri.

Beta-amiloid birikimi ve uyku arasındaki olası bağlantıyı anlamak için araştırmacılar, dinlenmiş bir uykudan sonra ve uyku yoksunluğundan (31 saat hiç uyumadan) sonra, 22 ila 72 yaşındaki 20 sağlıklı deneğin beyinlerini taramak için pozitron emisyon tomografisini (PET) kullanıyor.

Sonuçlar, bir gece uykusuzluktan sonra, Alzheimer hastalığının erken evrelerinde hasara açık olan bölgelerde, özellikle hipokampüste ve talamusta % 5 oranında beta-amiloid artışları gösteriyor.

Alzheimer hastalığında, hastalığa neden olduğu düşünülen toksik protein beta amyloid, sağlıklı yaşlılara göre, beyinde %43 oranında fazla birikiyor. Katılımcılarda beyindeki beta-amiloid artışının bir dinlenme gecesinden sonra temizlenip temizlenemeyeceği bilinmiyor.

Araştırmacılar ayrıca, beta-amiloidde daha büyük artış gösteren katılımcıların uyku yoksunluğundan sonra daha kötü ruh hali bildirdiklerini belirtiyor.

Bu araştırma, beyinde uyku eksikliğinin potansiyel olarak zararlı etkilerine dair yeni bir bakış açısı sağlıyor. Ancak, uyku bozuklukları ve Alzheimer riski arasındaki bağlantının birçok bilim insanı tarafından iki yönlü olarak kabul edildiğini de dikkate almak önemlidir, çünkü yüksek beta-amiloid de uyku bozukluklarına yol açabilir.

Kaynaklar:

http://www.pnas.org/content/early/2018/03/29/1721694115.full
https://www.nih.gov/news-events/lack-sleep-may-be-linked-risk-factor-alzheimers-disease


“Kafein ve Azheimer”

Yıllarca yapılan araştırmalarda kafeinin demans riskini azalttığı ileri sürüldü. Şimdi, demans başladıktan sonra, kafein içmeye devam etmenin ters etki gösterebileceğine dair bulgular ortaya çıkıyor.

Frontiers in Pharmacology’de yayınlanan İspanya-İsveç ortak çalışmasında uzun süreli kafein tüketiminin, Alzheimer hastalığı için olumsuz etkilere sahip olduğu ve bu bozukluktan etkilenenlerin çoğunda nöropsikiyatrik semptomların kötüleştiği belirtiliyor.
Alzheimer hastalığının en ayırt edici özelliği bellek problemleridir. Bununla birlikte, demansın ilk aşamalarına, aynı zamanda nöropsikiyatrik semptomlar da eşlik edebilir. Demansın “Davranışsal ve Psikolojik Semptomları” anksiyete, apati (ilgisizlik,kayıtsızlık), depresyon, halüsinasyonlar, paranoya, gün batışı sendromu, vb. olarak bilinir, Bunlar hastalar ve bakıcıları için en güçlü sıkıntı nedenidir.

Kahve ya da kafein yakın zamanda, hem Alzheimer hastalığı olan hastalarda hem de normal yaşlanma süreçlerinde demansı önlemeye yönelik bir strateji olarak önerilmiştir. Bu durum, ileri yaşta işlev bozukluklarına ve hastalıklara neden olabilen moleküllerin bloke edilmesindeki etkisinden dolayıdır. Bununla birlikte, bilişsel bozukluklarla aynı zamanda nöropsikiyatrik semptomlar geliştiğinde, kafeinin zıt etkiler gösterebileceğine dair bazı bulgular var.

Bu sorunları ele almak için, çalışma normal yaşlanan fareler ve ailesel Alzheimer fare modelleri ile gerçekleştiriliyor. Fareler, hastalığın erken başlangıçlı formu ile insan hastalarına çok benzeyen Alzheimer hastalığı geliştirirler. Bunlar sadece tipik bilişsel problemleri değil, aynı zamanda birtakım davranışsal ve psikolojik semptomları da sergiler. Bu yüzden kafeinin faydalarının, varsayımsal olumsuz etkileri telafi edip edemeyeceğinin araştırılması için iyi bir modeldir.

Alzheimer hastalığı ile ilgili soruyu yanıtlamak için, farelere uzun süre bir insan için üç fincana eşdeğer bir doz olan kafein (0.3 mg / mL) veriliyor.

Sonuçlar kafeinin sağlıklı farelerin davranışını değiştirdiğini ve Alzheimer hastalığı olan farelerin nöropsikiyatrik semptomlarını kötüleştirdiğini gösteriyor. Araştırmacılar çalışmada özellikle yeni her şeyden korku, kaygıyla ilgili davranışlar, duygusal ve bilişsel esneklik gibi “neophobia”(yenilik korkusu-neofobi) ile ilgili önemli etkiler buluyorlar.
Alzheimer hastalığı olan farelerde yenilik korkusu ve anksiyetedeki artış, davranışsal ve psikolojik semptomların benzeri profilleri şiddetlendiriyor. Kaygıdan güçlü biçimde etkilenen öğrenme ve hafıza, kafeinden az fayda sağlıyor.

Araştırmacılar, “Alzheimer hastalığı modelindeki olumsuz kafein etkilerine ilişkin gözlemlerimiz, davranışsal ve psikolojik semptomların alevlenmesinin, kafeinin yararlı bilişsel etkilerini kısmen azaltabileceğini gösteriyor” diyor.

Yorum: Bu bir fare çalışması olmakla birlikte, Alzheimer’li hastalarda kahve/kafein kısıtlamasının uygun olacağına işaret ediyor.

Kaynaklar:

“ Long-term treatment with low-dose caffeine worsens BPSD-like profile in 3xTg-AD mice model of Alzheimer’s disease and affects mice with normal aging”. (2018)

Frontiers in Pharmacology, section Experimental Pharmacology and Drug Discovery. Raquel Baeta-Corral, Björn Johansson, Lydia Giménez-Llort. https://doi.org/10.3389/fphar.2018.00079
http://www.alzheimersweekly.com/2018/04/caffeine-for


Bu yazı 663 kez okundu.