Nicola Palmarini İngiltere’de Newcastle Üniversitesi Yaşlanma Merkezi (NUAGE)‘nde yaşlanan toplumların ve uzayan hayatların gereksinimlerini gözeterek yeni hizmetler, teknolojiler ve ürünler geliştirmeyi, ve bunları kişileri, özel sektörü ve kamu kuruluşlarını buluşturan iş modellerine dönüştürmeyi hedefleyen Ulusal Yaşlanma İnovasyon Merkezi (NICA)’nın direktörü ve Edelman Longevity Lab’in kurucu ortağı. Geçmişte MIT-IBM Watson AI Lab’de Yapay Zekâ Etik Lideri ile IBM Research’te “Sağlıklı Yaşlanma için Yapay Zekâ” yöneticisi olarak görev yaptı.
Son yılların en popüler kavramlarından “longevity” diğer bir deyişle uzun ömürlü yaşam, ve uzayan hayatlarımıza uygun, sağlıklı, anlamlı bir ekosistem yaratmak, özellikle özel sektörü bu konuda yönlendirmek Palmarini’nin uzmanlık alanı.
Palmarini bu konularda konuşmak üzere İstanbul’da 5 Mayıs 2026’da düzenlenen Digital Age Tech Summit’in konuğu oldu.
MediaCat yazarı Evin Arslan bu vesileyle Nicola Palmarini ile uzun yaşamın bireysel tercihlerden çok bir toplum tasarımı meselesi olduğunu, markaların yaşlılar için değil yaşlılarla birlikte tasarlaması gerektiğini konuştu.
100 yıllık bir ömürden bahsettiğimizde, bireyin sağlıklı beslenmesi veya spor yapması buzdağının sadece görünen kısmı. Sizce longevity bireysel bir yaşam tarzı tercihi mi yoksa hükümetlerin şehir planlamasından emeklilik yasalarına kadar her şeyi en baştan yazmasını gerektiren ulusal güvenlik ve altyapı meselesi mi?
Bu sorunun kendisi, aslında uzun süredir içine düştüğümüz bir tuzağı ele veriyor. “Uzun ömür” kavramının ana akım bir moda sözcüğe dönüştüğü şu tarihi kavşakta, diyalog tamamen “ben, ben, ben” endüstrisi tarafından ele geçirildi: şu hapı yut, bu diyeti yap, şu uygulamayı indir, bu kremi al, kendini şu cihazla ölç… Bize bireysel yaşlanma yalanı satıldı, sanki 80 yıllık ömrünüz sadece mutfağınızda, spor salonunuzda ya da banyo aynanızda verdiğiniz kararlara bağlıymış gibi.Bu hem endüstriler hem de hükümetler için çok kullanışlı bir yalan. Oysa kanıtlar bambaşka bir hikâye anlatıyor. Londra’da Tower Hamlets’te yaşayan bir kadın, Kensington’daki bir kadından 11 yıl daha az sağlıklı ömür sürüyor. Aynı şehir, aynı pasaport, aynı sağlık sistemi. Chicago, Englewood’taki bir vatandaş, Streeterville’dekinden 30 yıl daha az yaşıyor. İtalya’da beklenen yaşam süresi 84, Nijerya’da 40. Bunlar biyolojik tesadüfler değil, bunlar birer tasarım ürünü; toplum tasarımımızın sonuçları. Dolayısıyla cevap net: Posta kodunuz, genetik kodunuzdan daha belirleyici. Geliriniz, sağlıklı yaşlanmanızı her türlü tıbbi testten daha isabetli öngörür.
Uzun ömür bir altyapı meselesidir; okullarda, parklarda, ortak mutfaklarda, güvenli mahallelerde, onurlu maaşlarda ve yoksul bir semtin gürültüsünün imkânsız kıldığı sekiz saatlik garantili uykuda inşa edilir. Bir haftalık detoks kamplarında değil, yılın geri kalan 51 haftasında, her şeyin sıradan gittiği anlarda kurulur. Ve evet, bu aynı zamanda ulusal güvenlik meselesidir. Türkiye, 2024 yılında 65 yaş üstü nüfus payının yüzde 10’u geçmesiyle “çok yaşlı” ülke eşiğini aştı. TÜİK’in ana senaryosuna göre 2050 yılına gelindiğinde yaklaşık her dört vatandaştan biri 65 yaş üstü olacak, çalışma çağındaki nüfus yüzde 68’den yüzde 62’ye gerileyecek ve demografik fırsat penceresi önümüzdeki 15 yıl içinde kapanacak. O vakte kadar sağlıklı yaşlanma altyapısını kurmamış bir ülke, bir demografik dönüşümü yönetmiyor olacak, bir çöküşü idare etmeye çalışacak.

Digital Age Tech Summit sunumunda yaşlılar için tasarlanan teknolojilerin genellikle estetikten uzak ve yaşlıların “yardıma muhtaç” olduğunu hissettiren tasarımlar olduğundan bahsettiniz. Bunu açar mısınız?
Yaşlılar için tasarlamayı bırakın. Yaşlı olan insanlar ile tasarlamaya başlayın. Çoğu “yaşlı ürünü”, tasarımının içine gizlenmiş bir itiraf taşır: “Sizin başarısız olmanızı bekliyoruz ve işte bu cihaz da bunun kanıtı.” Bej plastikler, devasa düğmeler, o soğuk tıbbi estetik… Verilen örtük “artık bir hastasınız” mesajı, ürünün çözmeye çalıştığı fiziksel kısıtlamadan çok daha fazla zarar verir. Yani, yol haritası karmaşık değil ama konforsuzdur.
Markalar bu noktada nasıl bir yol haritası çizmeli?
Markaların genellikle kaçındıkları beş şeyi yapması gerekir: İlki, yaşlı yetişkinlerin kim olduğunu kavrayın. Onlar biziz, bir başkası değil. Jenerasyonel stereotiplerle temsil edilen bir “onlar” grubu değiller. Uzun ömür toplumuna dönüştüğümüzü kabul etmek yapılacak ilk adımdır. Yaşlandığımda neye sahip olmak, nasıl biri olmak, neye dönüşmek isterdim?
İkincisi, yaşamın ileriki evrelerini çok daha nüanslı bir şekilde yeniden ele alın. Biyolojik ve nörolojik olarak değişiyoruz. 65 üzeri yaş grubunun tek bir kategori olduğundan emin miyiz? Sırf o yaşta emekli olunuyor diye mi? 40 yılı aşan o devasa havuzun içindeki insanlar ne olacak? Onları tek bir kitle olarak görebilir miyiz?
Üçüncüsüyse, yaşlıları sürecin sonunda kullanıcı testine değil, en başında karar masasına oturtun. Biz VOICE ağımız aracılığıyla bunu yapıyoruz; dört bin vatandaşımız araştırmaları ve ürün tasarımlarını en başından itibaren şekillendiriyor.
Dördüncüsü, yaşlanmayı ayrı bir kategori olarak görmeyi bırakın. En iyi “uzun ömür” ürünleri, bu şekilde etiketlenmezler. Onlar sadece iyi tasarlanmış ürünlerdir ve 75 yaşında da işe yararlar. Sonuncusuna gelince… İnovasyona, teknolojiye ve tasarıma yatırım yapın. Arzu edilebilirlik bir dekorasyon değil, görünür kılınmış bir onurdur. İnsanların takmaktan gurur duyduğu bir işitme cihazı, çekmecede bekleyen tıbbi açıdan mükemmel bir cihazdan çok daha işlevseldir. Şık gözlük çerçevelerini işitme cihazına dönüştüren Essilor Luxottica’nın Nuance şirketine bir bakın.
Markalar, çoğu zaman hedef kitle olarak genç ve orta yaşlı kesimi seçiyor. Halbuki 65 yaş üstü insanların büyük bir harcama gücüne sahip olduğunu biliyoruz. Markalara, yaşlıları deneyim ortağı yapmaları ve onları temsil etme noktasında ne tavsiye edersiniz?
Bu, 10 yılın en büyük ve henüz değerlendirilmemiş fırsatlarından biri. Markalar bunun yanından geçip gidiyor çünkü pazarlama departmanları kendi müşterilerinden korkuyor. Daha doğrusu herkes gibi onlar da yaşlanmanın kendisinden korkuyorlar.
Gelişmiş ekonomilerin çoğunda net servetin büyük kısmı 65 yaş üstünün elinde. Onlar bir niş değil. Bugün, pazarın kendisi onlar. Yine de imajlarda, hikâye anlatıcılığında ve ürün yol haritalarında sistematik olarak yoklar. Şu an yaşlanma sürecindeki temsillerimizde birbiriyle çatışan iki uç görüyoruz. Bir tarafta, karşımıza çıktıklarında -ya da biz çıktığımızda- hep büyükanne/büyükbaba olarak görülüyoruz. Pasif, gülümseyen, genellikle merdivenlerden indirilirken yardım alan figürler…
Yaşlıları gerçek birer paydaş haline getirmek bazı değişimler gerektiriyor. Danışmanlık değil, ortak üretim (co-creation). Onların yaşam deneyimi bir fikri mülkiyettir ve bunun karşılığı ödenmeli, itibar görmelidir. Yaşlıları figüran değil, başrol oyuncusu yapın. Çalışırken, yatırım yaparken, aşık olurken, bir şeye başlarken ya da fikir değiştirirken gösterin ve tepeden bakan tavrı bırakın. 60 yaş üstü hiç kimse kendisine “hâlâ enerjik” denmesini istemez. Onlar sadece enerjiktir. Baştaki o “hâlâ” nitelemesi aslında bir hakarettir.
Yalnızlığa karşı yapay zekâ asistanlarını bir çözüm olarak konumlandırıyorsunuz. Peki, bir algoritmanın sunduğu ’empati’, insan etkileşiminin yerini gerçekten tutabilir mi? Yoksa AI, bizi birbirimize bağlayan bir köprü mü olmalı?
Algoritmik empati bir performanstır. Giderek daha ikna edici hale gelen, ama yine de bir performans. Tehlike, yapay zekânın insan bağının yerini alması değil; özellikle toplumun zaten görünmez kıldığı insanlar için konforlu bir alternatif haline gelmesidir. Yalnız yaşayan yaşlı bir insanın, her zaman kendisini onaylayan, her zaman dinleyen, asla kötü bir gün geçirmeyen bir ekranla konuşması… Bu bir arkadaşlık değil, bir uyuşturmadır.
Doğru tasarım prensibi bunun tam tersidir. Yapay zekâ bir varış noktası değil, bir köprü olmalıdır, insan temasının önündeki engelleri kaldırmalıdır. Kızınızı aramanızı hatırlatmalı, bir topluluğa katılmanıza yardımcı olmalı, diller veya nesiller arası çeviri yapmalı, üç gündür başka bir insanla konuşmadığınızı fark edip nazikçe harekete geçmelidir. Yalnızlığı daha katlanılabilir kılan bir yapay zekâ inşa edersek, başarısız olmuşuz demektir. Hedef, yalnızlığı daha az rastlanır kılmaktır.
Longevity, toplumda zengin insanların erişebileceği bir lüks olarak görülüyor. Bu teknolojilerin herkes için erişilebilir olması mümkün mü yoksa bu teknoloji gerçekten de ayrıcalıklı kesime mi hitap ediyor?
Eğer uzun ömür bir lüks olarak kalırsa, uzun ömür olmaktan çıkar. Sadece “daha iyi pazarlanmış bir eşitsizlik” haline gelir. Endüstrinin görünen kısmı takviyeler, Zürih ve Kaliforniya’daki klinikler, plazma değişimi yapan yöneticiler bir tiyatrodan ibarettir. Ayrıca istatistiksel bir sapmadır.
Ne kadar uzun ve ne kadar iyi yaşayacağımızın gerçek belirleyicileri egzotik şeyler değildir: hava kalitesi, barınma, sosyal bağlar, yaya dostu şehirler, erken teşhise erişim ve yaşadığınız sokağın tasarımıdır. Bunların hiçbiri zenginlik gerektirmez, hepsi politik irade gerektirir. Bu yüzden uzun ömür kliniğinden değil, uzun ömür şehrinden bahsediyoruz. Müdahale birimi şehirdir, mahalledir, kamu sistemidir. Markaların önemi de burada devreye giriyor, çünkü kamu sistemlerinin ulaşamadığı ölçeğe ulaşabilirler ve daha uzun, daha iyi yaşamları birer hedef olmaktan çıkarıp sıradan hale getiren ürünleri normalleştirebilirler. Mesele uzun ömrün demokratikleşip demokratikleşemeyeceği değil, buna karar verip vermeyeceğimizdir. Teknoloji işin kolay kısmıdır.
Genetiğimizin kaderimiz olmadığını, asıl belirleyicinin çevremiz olduğunu savunuyorsunuz. ‘Ambient Intelligence’ kavramı gündelik hayatımızın estetiğini ve mahremiyetini nasıl etkileyebilir?
Genetiğimiz silahı doldurur, çevremiz ise tetiği çeker. Bu artık kabul görmüş bir gerçek. Az konuşulan ise çevrenin artık sadece hava, su ve gıdadan ibaret olmayışı. Evlerimize yerleştirmeye başladığımız o algılama ve çıkarım katmanıdır.
Ortam zekâsı eğer iyi yapılırsa görünmez olur. Yanıp sönmez, bip sesi çıkarmaz veya ölçüldüğünüzü size hatırlatmaz. Odanın dokusuna siner: yürüyüşünüzdeki değişikliği fark eden zeminde, siz günün döndüğünü anlamadan kendini ayarlayan ışıkta, bir şeylerin ters gittiğini sizden üç hafta önce anlayan bir evdedir. Estetik açıdan bu özgürleştiricidir, tıbbi objeleri oturma odasından çıkarır.
Mahremiyet ise daha zorlu bir mesele ve bu konuda hafife alıcı olmamalıyız. Ortam sistemleri mahrem veriler üretir: Nasıl hareket ettiğiniz, uykunuz, yemeğiniz, sizi kimin ziyaret ettiği. Temel ilke, kontrolün tersine çevrilmesi olmalıdır. Hayatı izlenen kişi verinin sahibi olmalı, kimin göreceğine karar vermeli ve onurundan veya hizmetten ödün vermeden sistemi kapatabilmelidir. Bunun dışındaki her şey, bakım kılıfına bürünmüş gözetlemedir. Sizi izleyen bir ev bir sorundur. Sizin belirlediğiniz şartlarda sizi tanıyan bir ev ise bir müttefiktir.
Evin Arslan’ın bu röportajı ilk olarak MediCat web sitesinde 15.06.2026 tarihinde yayınlandı.